Pseudoscience – Sözde Bilim

Pseudoscience’ı sahte bilim yerine sözde bilim olarak çevirmek istiyorum. Bilimin sahtesinin sözdesine göre daha kolay farkedilebilir olduğunu düşünüyorum.Sözde bilim ise gerçek bilim gibi servis edilir. Bu nedenle günlük hayatta çok iyi eğitim almış insanlar bile sözde bilimin tuzağına düşebilmektedir.


Bilimin hikayesini ve tarihini detaylarıyla anlatmak için ayrı bir yazı dizisi hazırlamak gerekir. Buna rağmen kısa bir kronolojik bakış atmanın zararı olacağını da sanmıyorum. Ege bölgesinde çok çok uzun zamanlar önce yaşamış Thales, Anaximander ve Anaximenes’i Avrupa biliminin başlangıç noktası olarak kabul edebiliriz. Antik Yunan’ın büyük filozoflarından Aristotele’nin mantık, coğrafya ve astronomi üzerine çalışmaları bilimsel metot kavramının içini doldurmaya başladı. Bir başka antik düşünür Ptolemy’nin astronomi ile ilgili çalışmaları ise uzun çağlar boyunca tartışılmıştır.


1453 yılına geldiğimizde Nicolaus Copernicus tarihin en önemli çalışmalarından birisi olan “On the Revolution of the Celestial Spheres” isimli kitabı yayımladı. Çoğu tarihçi bunu bilimsel devrimin başlangıç ateşi olarak değerlendirir.


Ptolemy’in dünyanın merkezde olduğu dairesel yörüngeye sahip modeli neredeyse 1400 sene kabul görmüştü. Copernicus ise olayı farklı bir bakış açışı ele alıp güneş merkezli bir sistemin güçlü adımlarını atmış oldu. Copernicus’un pratikte yaptığı şey günümüz bilimiyle uyumluydu. Hipotezlerini kanıtlayan deneyler hazırlamak yerine, deneylerin sonuçlarına uyan hipotezler yazmaya çalışıyordu. Bu yoğun model tartışmalarına Kepler ve Asistanı Brahe ise eliptik yörünge keşifleriyle güneş merkezli modele önemli bir katkı sağladılar.


Galileo ise başlı başına bir yazı dizisi yazılması gereken bir karakter. Bilim tarihinin en önemli 5 ismini yazmam istense Galileo bu listede olurdu. Objelerin düşüşleri üzerinden mekanik yasalarının temellerini oluşturan Galileo aynı zamanda kilise ile büyük bir savaşa girişmiş ve kimi zaman kazanmış kimi zaman kaybetmiştir. Galileo’nun bilimsel devrime en büyük katkısı nesnelerin doğasını gözlemlemek yerine hipotezleri test etmek için deneysel düzenekler hazırlamasıdır.


Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, cahiller zırvalarla muhabbet ederken Newton isimli bir ingiliz şahsi görüşüme göre dünya tarihinin en önemli kitabını yayınladı, Principia Mathematica. Fiziksel dünyanın dinamiklerini matematiksel yasalarla tanımlayan Sir Isaac Newton’ın en önemli yasası “Kütle Çekimi Yasasıdır.” Newton’un sistemindeki dört yasadan diğer üçü ise nesnelerin uzayda nasıl hareket ettikleriyle ilgilidir. “Equation of Motion” olarak bilinen klasik mekaniğin temelini oluşturan bu formül, sonrasında Lagrange ve Euler gibi dönemin büyük matematik ve fizik dehalarının katkılarıyla günümüzde halen kullandığımız devasa bir mekanik haline gelecektir..


Günümüzün en meşhur bilim insanı şüphesiz Albert Einstein’dır. Einstein, Fotoelektrik etki, Özel görelilik, Genel Görelilik ve saymakla bitmez onlarca çığır açıcı çalışmasıyla klasik mekaniğin en güçlü ve sarsılmaz biçimini oluşturmuştur. Belki de tarihin en büyük klasik fizikçisi olmasına rağmen kuantum fiziğine katkıları da yadırganamaz. Kuantum mekaniği mi ona da geleceğiz merak etmeyin. Kısaca maddenin doğasını ve ışığın gizemini çözmek için kuantum mekaniğinin doğuşu kaçınılmaz bir hale gelmiş durumdaydı. Bildiğimiz her şeyin yapısını hem matematiksel hem felsefi olarak değiştiren bu mekaniğinin anlaşılması, kullanılmasından çok daha zordu.


Bugün konumuz bilim tarihi değil de sözde bilimin tarihi. Bilimin tarihi kesinlikle yukarıda saydığım isimlerden ibaret değildir. Faraday, Maxwell, Young, Michelson-Morley, Planck ve daha yüzlercesinin katkıları olmadan bugün sahip olduğumuz en değerli şey olan bilime sahip olmamız mümkün olmazdı. Pseudoscience(sözde bilim) ile ilgili yazmaya başlamadan önce buraya kadar yazdıklarımı bir iki slaytta özetlemek istiyorum. Slaytların dilini bilinçli bir şekilde İngilizce olarak hazırladım. Şahsi görüşüm bilimsel terimlerin İngilizce olarak kullanılması gerektiği yönündedir.

Pseudoscience

20. yüzyılın başı bilim felsefesi için çok zengin bir ortam barındırıyordu. Avusturya’da doğmuş olan Karl Popper bilimsel yayınlar ve metotlar üzerinde düşünmeye başlamıştı. Popper ile ilgili konuşurken her zaman Freud ve Einstein hakkında da konuşulur. Biz de öyle yapacağız. Popper zamanının iki farklı disiplininden iki büyük ismin teorilerini ve teorilerini test biçimlerini inceledikten sonra bilimsel metot konusunda bazı sonuçlara varmıştı.

Freud bir kişinin mental problemlerini(kullandığım terim yanlış olabilir) küçüklüğünde gördüğü ilginin çok olmasıyla veya az olmasıyla açıklayabiliyordu. Oysa diğer yanda onlarca sayfa matematiksel ispata rağmen tüm fizik dünyası Eddington’un yapacağı deneyin sonuçlarını bekliyordu. Bu deneyin sonuçlarına göre Einstein’ın tüm hayatını adadığı çalışma ya tarihi değiştirecekti ya da tarihin derinliklerine gömülecekti. Popper bu iki çalışma arasında temel bir fark gördü. Bu fark bilim ile sözde bilim arasındaki farktı. Popper bir hipotezi kanıtlama amacına hizmet eden metodları pseudoscience yani sözde bilim olarak tanımladı.

Science disconfirms while pseudoscience confirms.

Popper’a göre bilimsel metot 4 kavram ile tanımlanabilir:

Induction: eldeki veriler eşliğinde genel sonuçları tanımlayan bir hipotez oluşturmak.

Deduction: oluşturulan hipotezi baz alarak tahminlerde bulunmak.

Observation: veri toplamak.

Verification: deduction aşamasında oluşturulan tahminleri toplanan verilerle test ederek hipotezi onaylamak veya yanlışlamak. (falsify)

Popper’a göre bir teorinin bilimsel olması için falsifiable(yanlışlanabilir) ve refutable(reddedilebilir) olması gerekmektedir. Bu iki ilke bilim ile sözde bilimi ayıran başlıca noktalardır. Bir hipotezin doğru olduğunu değil yanlış olduğu kanıtlanmaya çalışırız. Bir cümleyle özetlemek gerekirse bilimsel bir teori test edilebilir (testable), yanlışlanabilir(falsifiable) ve deneylerin sonuçları gerektiriyorsa reddedilebilir(refutable) olması gereklidir.


Pseudoscientific Metotlar

  • Bilimsel terminolojiyi kullanmalarına rağmen bilimsel metotları kullanmazlar.
  • Medyaya bilim gibi servis edilirler.
  • Korelasyonları manipüle ederek nedensellik ile anlamsız bağlantılar kurarlar.
  • İddialarını güçlendirmek için matematiksel modeller bile geliştirebilirler.

UFOLOJİ

Extraterrestrial yaşam araştırmaları ile Ufoloji’yi karıştırmamak gerekli, dünya dışı yaşam araştırmaları bilimsel çalışmalarken UFOLOJİ sözde bilimdir. Uzaylıların dünyaya gelip devletlerle işbirliği yaptığı, tarlalara geometrik şekiller çizdiği, insanları G.O.R.A’ya kaçırdığı iddiaları sözde bilimdir.


ASTROLOJİ

Celestial cisimlerin (yıldızlar, gezegenler vs) dünyada ve kişisel hayatlarımızda neler olacağını belirlediğini iddia etmenin tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. Evrimsel süreç içerisinde Afrikanın savanından tüm dünyaya yayılan insanlığın gökyüzüne bakıp şaşırması ve açıklayamadığından ötürü gökyüzüne gizem atfetmesi anlaşılabilir bir yanılgı. Lakin bilim ve teknolojinin bu kadar geliştiği, güneş sisteminin ötesine uzay araçlarının gönderildiği, parçacık hızlandırıcılarda big bang sonrası evrenin modellendiği, kuantum teknolojisi ile geliştirilen oLED, qLED televizyonların evlerde kullanıldığı bir dönemde modern bilimle bütünüyle çelişen hatta modern bilimi inkar etmenin tartışılacak bir tarafı yoktur.

Maalesef etrafımız astrolojiye inanan, inanmasa bile pozitif yaklaşan insanlarla dolmuş durumda. Bir de fal saçmalığı ile birleşince astroloji saçmalığı önü alınamaz bir hale geliyor. Kariyer veya eş kararlarını bile astrolog sıfatıyla ortalıkta gezen şarlatanlara danışarak alan insanlar, günün her anında bilimin ürünlerini kullandıklarının farkında bile değiller. Sahte bilim şaklabanlarına para göndermek için kullandıkları telefon ve Havale/EFT sistemlerindeki bilim ve teknolojiye hayran kalmayıp, fincandan gelecek tahmini yapanlara hayran kalmak. Jüpiter’in atmosferini analiz eden uzay aracını tasarlayanlara teşekkür etmeden, jüpitere bakarak aldatılıp aldatılmadığınızı söyleyen hıyarlara teşekkür etmek bilime yapılmış kişisel bir ihanettir.

Milyonlarca kilometre uzaklıktaki gezegenlerin zihnimizi etkilediğini iddia etmek kütle çekim kuvveti ile elektromanyetik kuvvet arasındaki bağlantıyı çözmüş olmak demektir. Ama ne yazıktır ki astrolojinin iddiaları kanıtlara dayalı değildir, sonuçları test edilemez dolayısıyla yanlışlanabilmesi mümkün değildir. Kısaca astroloji mi? yok öyle bir şey.



DENIALISM: FLAT EARTHERS, MOON LANDING

İnkarcılık bilim camiasınca kabul görmüş teorileri, gerçekleri, yasaları ve kanıtları reddetmektir. Şahsen bir fizikçi olarak düz dünyacılara ve aya gidilmedicilere cevap vermeye tenezzül bile etmiyorum. Bu konuda piyasada yeterince video mevcut.



Kuantumcular

Fizikçiler bu tarz konularla sürekli dalga geçmektedir.

Kuantum fiziği her zaman kişisel gelişim ve meditasyon kitabı satanların faydalandığı bir alan olmuştur. Evrenle konuşarak maddi manevi güç kazanmak, atom altı dünyadan gelen mutluluk. Kuantum dolanıklık ile ruh eşinizi bulma, dolanıklık ile telepati kurma. Tüm bunların kuantum mekaniğini ile uzaktan yakından bir alakası yoktur.

Kuantum Mekaniği, parçacıkların kesikli enerji değerli aldıklarını dolayısıyla kesikli hız, kesikli momentum gibi kısaca bütünüyle kesikli bir yapıya sahip olduklarını söyler. Örnek vermek gerekirse bir elektron çekirdek etrafında sadece belirli yarıçap değerlerinde ve belirli enerji seviyelerinde bulunabilir. Kuantum mekaniği budur yani sizin aşk veya iş hayatınızla alakası yok.


HOMEOPATHY

Homeopathy ile ilgili bir uzmanlığım yok lakin konu hakkında uzman arkadaşlarımdan aldığım görüşlere ve saygın dergilerdeki araştırmalar göre Homeopathy denilen şeyin placebo denilen şeyden bir farkı yok. İkisi de bilimsel altyapıya sahip olmayan argümanladan ibaret. 2015’te yapılan bir çalışmaya göre homeopathy’nin bütünüyle etkisiz bir şey olduğu ortaya konulmuştur.


MEDİTASYON

Meditasyonun insanın rahatlattığı, kasları gevşettiği, kendinle sohbet etme fırsatı doğurduğu için kişiyi zihinsel açıdan geliştirdiği ortadadır. Bu nedenle kendisini bir spor türü olarak tanımlamak yapılabilecek en iyi şeydir. Çakraları açmak, üçüncü gözü kullanmak gibi 20. yüzyılın popüler kültür ürünlerinin bilimsel olmadığını söylemek zorundayız. İnsanların hassasiyetlerini düşünerek dikkatli konuşmaya çalışmakla doğruyu söylemekten kaçınmak arasında fark var. Dünyanın her tarafını gezen gurular, çakracılar, astral seyehatçılar insanların paralarını alarak onların kendilerini mutlu hissetmelerini sağlamaktadırlar. Size bir aktivite vaadediyorlar ve bu aktivitenin sonunda rahatlayacağınızı söylüyorlar. Bu aktiviteyi satın aldığınız için kendinizi rahatlamaya şartlandırıyorsunuz. Çünkü aksi kendinizi dolandırılmış gibi hissetmenize neden olacaktır. Kendinizi dolandırılmış gibi hissetmektense rahatlamış hissetmeyi tercih ediyorsunuz.


TELEKİNESİS – PSYCHOKINESIS

Küçükken elime bir çatal alıp dakikalarca onu bükmeye çalıştım. Gözlerimi kıstım çatalı düşündüm, odaklandım. Lisenin sonlarına doğru kandırıldığımızı anlamaya başladım. Televizyon şovları, filmler, sosyal medya videoları derken tüm bir gençlik telekinesis, parakinesis gibi saçmalıkların mümkün olduğu yanılgısıyla büyütüldük. David Harvey’in Newyork ile ilgili söylediği bir cümle bize yardımcı olabilir.

There is nothing unnatural about New York City”

David Harvey, 1996 

Doğada gerçekleşen hiçbir şey doğaüstü olamaz. Burada temel epistemolojik bir kural var. Bilimin henüz açıklayamadığı şeyler vardır fakat bu o şeyleri doğa üstü yapmaz. Bilimin açıklayamadığı o şeyler de bilimle çelişmezler. Gravitasyonel anomaliler yoktur. Bir insan uçamaz. Gözlerinizden yansıttığınız fotonlarla metalleri bükemezsiniz.

James Randi Educational Foundation (JREF)  tarafından 1964’te başlatılan “The One Million Dollar Paranormal Challenge” isimli programdaki ödül neredeyse yarım yüzyıl boyunca kimse tarafından kazanılamadı. Yarışma çok basit, paranormal yani doğaüstü bir gücünüz olduğunu düşünüyorsanız bu programda kameralar önünde bunu gerçekleştiriyorsunuz ve bir milyon doları alıp gidiyorsunuz. Ama unutmayın kendi kaşığınızı değil, onların verdiği kaşığı bükmek zorundasınız 🙂 Ben de bu tarz saçmalıklarla bolca karşılaştım. Her seferinde söz konusu doğaüstü arkadaş benim negatif enerji yaydığımı ve gücünü engellediğimi söylemekle yetindi. Etrafta onlara inanmayan birisi varsa maalesef güçleri çalışmıyor. Marvel evrenine konu olacak fantastiklikte bir yaklaşım biçimi.


İnsanlar neden sözde bilime ihtiyaç duyuyor?

Kabul etmek gerek, bilimin özellikle modern bilimin akademi dışındaki insanlar tarafından anlaşılması zordur. Öncelikle matematiksel bir formalizm ve aksiyomlar sistemi üstünde anlaşmış olmak gerekiyor. Deleuze üzerinden konuşacak olursak bir içkinlik düzlemi buluşmamız gerekiyor. (Cümle içinde Deleuze kullanmak çok cool oluyor) Örnek olarak kuantum mekaniğine dair bir şeyler anlamak için temel düzeyde calculus, lineer cebir ve diferansiyel denklemler bilmek gerekiyor. Enerji özdeğerleri ve özvektörleri, ortonormallik ilişkileri gibi kuantum mekaniğine giriş düzeyinde bir anlayış bile yoğun bir matematik gerektirebilir.

Sözde bilim normal bilime göre çok daha heyecan uyandırıcıdır. Soğuk füzyon mesela enerji sorununa kökten çözüm sunuyor. Bilimde ise bu o kadar kolay değildir. Bilim basamaklı bir biçimde ilerler. Kendini yüzyıllardır kanıtlamış bazı temel kanunlar ve mekanikler vardır. En basitinden ortaya atacağınız yeni bir teori termodinamik ile çelişmemesi gerekir. Çelişiyorsa ve siz buna rağmen doğru olduğunu düşünüyorsanız ya her ay haberlerde en az bir kere gördüğüüz evinde motor tasarlayan ustalardan birisisiniz ya da nobel ödülünüz hayırlı olsun hocam.

Kullandığım kaynaklara buradan erişebilirsiniz. Slaytlar benim tarafımdan hazırlanmıştır sağda solda kullanabilirsiniz ama görsellerdeki fotoğrafları internetten buldum onlar telif problemi yaratabilir.

Related Articles

1 Comment

  • okan , February 11, 2021 @ 11:26 am

    Güzel, güldüren ve bilgilendirici bir yazı olmuş. Teşekkürler hocam.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *